Zulüm kavramını tanıyalım!

İnsan her zaman zulmün farkında mıdır acaba? Hem genel olarak zulmün hem özel olarak kendine zulmettiğinin… Kitaplığımdaki sözlüklere baktım. Zulüm için birinde şu karşılıkları buldum: haksızlık, eziyet. Bir başka sözlükte de: kıyıcılık, deniyor. Fakat bizce zulüm kavramı bu sözlüklerde belirtilen tanımlardan daha yoğun ve daha ağır bir fiili, eylemi ve durumu kapsamakta.

Kıyıcılık kelimesi zulmün yanında hafif kalıyor. Üstelik meselenin sadece bir yanını anlatıyor. Kendine kıymak deyiminde olduğu gibi, sadece maddi bir fiili ifade ediyor. Eziyet karşılığında da aynı maddi fiil kokusu var. Gerçi, gerek kıyıcılık sözünde, gerek eziyet sözünde biraz düşünülürse sadece maddi bir karşılık değil, aynı zamanda manevi bir anlamda bulmak mümkün olabilir. Ama dediğimiz gibi, düşünüldükten sonra, manevi anlamları da içerebileceği anlaşılıyor. Zulüm kelimesinin ifade etmesi “gereken” anlamı ilk bakışta, bir bakışta, bakar bakmaz hatıra getirmiyor kıyıcılık ve eziyet kelimeleri. Bu karşılıkların dışında “haksızlık” belki daha çok zulüm kavramını ifade etmeye yakın. Fakat acaba her çeşit haksızlık zulüm müdür? Diyelim, pencerenizden düşen bir saksının o an aşağıdan geçen birine zarar vermesi de haksız fiildir. Peki aynı zamanda zulüm müdür? (Bu örnekte haksız eylemin kendisi -saksının düşmesi- bir başına zulüm değildir, fakat bu eylemin sonunda uğranılan bir zarar varsa, o zararın tazmin edilmemesi zulüm olur.) Buradan şöyle bir anlam çıkarabiliriz, her zulmün içinde kesinlikle haksızlık vardır, fakat her haksızlık zulüm olmayabilir. Gene de kavramın manevi yöndeki ağırlığını, yoğunluğunu ancak haksızlık kelimesi duyumsatabilmekte.

Eziyet ve kıyıcılığa gelince, bunlarda hemen hiçbir haksızlık hissi yoktur. Hemen hiçbir haksızlık unsuru, haksızlık faktörü olmadan da eziyet etmek ve eziyet çekmek mümkün olabilir. Bu kelimenin anlamı için yeniden sözlüğe müracaat ediyorum. Şu karşılıkları var: aşırı güçlük ve sıkıntı, zahmet ve sıkıntıya uğramak veya zahmet ve sıkıntı vermek, zahmet çektirmek. Bu kavramların zulüm ile ilişkisini doğrudan bulamıyorum. İnsan bir yokuşu tırmanırken de zahmet çekebilir veya çocuğunun derse çalışmasını isteyen ebeveyn çocuğa zahmet ve eziyet çektiriyor olabilir. Fakat bütün bunların zulüm ile ne ilgisi var?

Sözlükte bu kelimelere benzer başka kelimeler de bulmak mümkün sanırım: insafsızlık, merhametsizlik, baskı, sıkıntı gibi…

Belki, bütün bu maddi eylemleri ifade eden kelimeleri, “haksızlık” motifi ile bir arada düşününce, kafamızdaki o yoğun, o ağır, o biraz kara, çokça karanlık kavrama daha bir yaklaşmamız mümkün. Bir şeyin doğasına zıt bir zorlamayı, o şeyin doğasını değiştirmek için girişilen zorbalık fiilini de ifade ediyor zulüm kavramı. Fakat fiilin illa etkin (aktif) olması gerekmez. Pasif fiil ile de işlenebilir zulüm; harekete geçmeniz gerekiyorken duruyorsanız, sesinizi yükseltmeniz gerekirken susuyorsanız yine zulüm işliyor olabilirsiniz.

Zulüm, bir “şey”e ve birine hakkı olan şeyi vermemek diye tanımlanabilir sanırım. Bir şeyi ve birini kendi hakkından yoksun kılmak, o şeye ve kimseye zulümdür.

Zulüm kavramı bu yüzden ilk bakışta akla getirdiği gibi eziyet, kıyıcılık gibi kavramların müteradifi değildir. Zahmete, sıkıntıya katlanmak, eziyet çekmek veya eziyet vermek yani bir bakıma maddi sıkıntılara ve zahmetlere girmiş olmak bizatihi zulüm değil fakat daha çok zulmün sonuçlarıdır.

Yaratılmış olan her şeyin bir hakkı vardır. Nefsin hakkı, ona “kul” olma halini yaşatmaktır. Nefsin hakkı kul olmanın gereklerini yerine getirmektir. Bunu yerine getirmekten onu yoksun kılmak nefse zulümdür.

Biz zulmü daha çok başkaları üzerinde icra edilen bir haksızlık olarak düşünmeye alışmış durumdayız, oysa bir şeyin (veya kişinin) zatı, zulmün fiilini kendine de yöneltebilir. Yani zulmü, özne kendi kendine işleyebileceği gibi; o, başkaları tarafından da işlenebilir; özneyi hakkı olan şeyden yoksun kılmak, kendiliğinden zulmün zuhurunun illetidir. “Hikmet” olgusunun hakkı, onun, ehline duyurulması ise, onu bundan yoksun kılmak, hikmete zulümdür, denmiştir. Aynı biçimde ehlinin hakkı işitmekse eğer, bu işitmeyi o kimseden yoksun kılmak gene zulümdür.

Demek ki hakkı olan şeyden özneyi yoksun bırakmak yetiyor zulmün gerçekleşmesi için. Bu haktan onu yoksun kılmak için başvurulan araçların gerçekte önemi yok; belki ancak şöyle bir önemi olduğu düşünülebilir: kullanılan araçlar başka bir iş görmeye mahsusken zulme aracı kılınmışsa zamirlerin hakkı olan fiilin icrasından yoksun kılındıkları için, o araçlara da zulmedilmiş olur. Fakat zulmün işlenmesi için illa bilinen anlamda zorbalığa başvurmak gerekmez.

O halden her şeyden önce her varlığın hakkı olan cevher üzerinde düşünmeliyiz. O şeyin yaratılışının sırrı, hikmeti, gayesi nedir sorusunun cevabı aranmalıdır ki o şey (varlık) yaradılış gayesinin özünü teşkil eden haktan yoksun bırakılmasın. Kalemin hakkı nedir? Yazmak. Öyle ise kalemi göz oymak için kullanırsan ona zulmetmiş olursun.

Öyle durumlar var ki, onların hakkı, sırlarını Allah’a havale etmektir. Üzerinde yorum yapacağım diye konuşmak onun sırrına zulümdür. Zalimin (zulüm işleyenin) de bir hakkı vardır. Onun hakkı da ateştir. Zalimi ateşten yoksun kılmak zalime zulümdür. Peki ateşin hakkı nedir? ateşin hakkı da onu zalimden yoksun kılmamak.

Yeryüzü bir zulüm yuvası olmuşsa, hiçbir şeye kendi hakkıyla hükmedilemediğindendir. Zulüm deyiminin günlük dilde genellikle birine fiziki işkence çektirmek anlamında kullanıldığını söylemiştik. Birine müstahak olmadığı bir ceza vermek o kimseye zulüm sayılır. İslami kapsamda zulüm, insanın, Allah’ın hükmüne uymamak suretiyle kendine reva gördüğü bir cezalandırma biçimidir. Yani insanlara zulmeden Allah değildir, fakat onlar bizzat kendi kendilerine zulmederler.

Zulmü bilmeyenin hakkı ve adaleti bildiği de söylenemez. Adaleti ve zulmü bir adana bilmek, tanımak gerekiyor. Çünkü zulmü bilmeyen farkında olmadan ona rıza gösterebilir, zulme rıza ise ona ortak olmaktır. Unutulmamalıdır ki zulümde düzen değiştirmektedir. Bugün zulmü bir engizisyon mahkemesi halinde örgütlenmiş görmek isteyen biri, böyle açık seçik bir örgütle karşı karşıya bulunmadığını ileri sürebilir. Fakat dünyanın halihazırdaki hakim kültürünün işleyen mekanizmasına bakarak bazı şeylere kendi hakkıyla hükmedilemediğini ve kendi hakkıyla muamele edilmediğini söyleyebiliyorsak, bir zulüm düzeneğinin işlemekte olduğunu da kabul ediyoruz demektir.

Zulmü tanıma konusunda İmam-ı Azam’dan şu ölçüyü nakledelim: “Bir adam adaleti tanısa, fakat o adaletin zıddı olan zulmü, haksızlığı bilmese o hem adaleti, hem de zulmü iyice tanıyamıyor demektir. Ey kardeş, bilmiş ol ki, bütün insanların en cahili ve en kötüsü böyleleridir.” Öyle ise adaletin ve zulmün sınırlarına vakıf olmak gerekiyor.

Evet her şey, kendi zatının sınırları içinde… O sınırlar içinde devredip durmakta. Eşyada kendi sınırında akıl da. Sınır, yani yasak. İnsandan başka hiçbir yaratık kendi sınırını aşma (tecavüz) çabasını göstermemiştir. Bir de iblis…

Kendi sınırı içinde durmak, Allah’ın verdiği hale razı olmaktır. Yaratılmışın doğal hali budur. Sınırı zorlamak ise, kendi zatına ait hilkatini değiştirmeye, bozmaya gitmek olur. Akıl, kendi doğal hali içinde rahmani bir varlıkken onun rahmani sınırda duran halini zorlamak, aklın işleyiş düzenini vehimle değiştirmek olur. Yani rahmani hali şeytani olanla değiştirmek olur. Zulüm, işte, kendine biçilen sınırı aşmaktır. Kendine ait sınırlar içerisinde kalmak rıza ise, o sınırları aşmak, aşmaya zorlamak isyan yoluyla zulüm olur. Kendi sınırını zorlayan akıl, rahmani halden şeytani hale dönüşürken, aslında kendine zulmetmektedir.

Sınır… Elbet Allah’ın koyduğu sınır. Allah’ın koyduğu sınır içinde icra edilen bir fiil, diyelim suç karşılığı olan bir fiil, kendi sınırını aştı mı, işkence haline gelir, yani hemen zulüm olur. Ve zulmün karşılığı, başka bir nevinden zulümle cezalandırmak değildir. Zulüm çünkü kendi tanımı içinde sınırı aşmaksa, Aşılan sınır yeni bir tecavüzle eski haline iade edilmiş olmaz.

Dinin sınırı, yalnız onu uygulamakta düşülecek ifratla değil, aynı zamanda hiç uygulamamakla da aşılmış olur. Öyleyse, herkes kendi sınırı içinde yaşadığını kavramaya çalışsın. Çünkü zulme göz yummakta sınırı aşmaktır. Her şey kendine biçilmiş sınırların içinde kaldıkça ve herkes, kendi sınırlarına razı oldukça mesele yok. Fakat bu sınıra razı olduğumuzu, bu sınıra razı olan bir dünyada yaşadığımızı kolay kolay söylemek mümkün mü? (:

zulumİnsan her an kendi sınırlarını yoklamakta… Korkuyla, telaşla, şüphe içinde kendi sınırlarını yokluyor, vehim alemine sarkmış akıl kendi körlüğünün dehlizlerinde geziniyor. İnsan, sınırın berisindeki karanlıkta, el yordamıyla bir şeyler aranır gibidir, fakat sınırın içinde olmadığı için aradığını bulabilir mi? Aradığı şey aradığı yerde değil ki… Bu insan, işte kendinin zalimidir. Kendinin zalimi olmak da, yasağın sınırlarında. Bu aşmanın da karşılığı görülecek, hesabı verilecek: o, kimseye zulmedilmediği gün, zulmün mutlak olarak yok kılındığı gün.

Sınır, evet. Her şeyin sınırı aşılabilir ve sınırı aşılan her şey zulme dönüşebilir.

Sınırının aşılma korkusu olmayan tek şey Allah dostluğudur. Bu dostlukta hangi ileri noktaya varırsanız varın, daima daha varılacak ulaşılacak yerler olduğunu hissedersiniz. Zulüm işleme korkusu olmadan sınırları zorlayabileceğiniz tek şey bu dostluktur. Haddini aşınca zıddına dönüşmeyen tek şey dostluk. Çünkü durduğun hiçbir nokta sınır sayılmaz bu dostluk için, daha ötedeki bir sınırı da zorlayabilirsin bu yüzden. Gücün yetiyorsa doğal olarak, kendi sınırların el veriyorsa…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*